EYLEMLERİ DEVRİMLERİ ÜRÜNLERİ DİRENÇLERİ HEDER EDEN ÜLKEM
5/8/2008 ·
Yıllar önce, bar kapısı beklerken bıçaklanıp öldürülen Eylem adlı bir oğlan için...
Çoğunun adını, o zehir gibi ablalarla ve abiler koymuştu. "Eylem" demişlerdi, "Ürün" demişlerdi, "Devrim" demişlerdi. Bebelere bu isimleri koydukları için de çok övünmüşler çok mutlu olmuşlardı o ablalarla abiler.
Sokakta, okulda, mahallede, bağda, bahçede, tarlada, fabrikada, kitapçılarda, tiyatroda, sanki her yerde, hep o abilerle ablalardan vardı.
Genç bir ülkeydi o zaman buralar.
Yüzler gençti yürekler gençti
Bir dinamizm bir heyecan bir umut vardı.
Umut da umuttu o devirler. Şimdinin, çok satan kişisel gelişim mantrası haline getirilmiş, zavallılaştırılmış "olumlu düşünce" ile bir alakası yoktu. Dünyaya güvenirdin, hayata güvenirdin, komşuna güvenirdin, dostuna güvenirdin, birlikte çalıştığın arkadaşına güvenirdin. İnsana güvenirdin insana.
O abilerle ablaların içlerinden, parlak bir ışık yansırdı sanki dışarıya. Ateş parçası gibiydiler, yerlerinde duramazlardı. En çok da gecekondularla fabrikalara giderlerdi. Okumuş yazmıştılar ama, isimlerini koydukları ya da isimlerin konulmasına vesile oldukları çocukların yoksul, köylü, okumamış olan anneleri ve babalarıyla kardeş gibiydiler. Sahiden kardeş olmasalar da kardeşten öte gibiydiler. Her iki taraf için çok içten bir duygu ve inanıştı bu. Ama gibi olmak ile, olmak arasında fark vardı. Bunu o zamanlar asla bilemezlerdi. Biri söylese kesinlikle inanmazlardı.
Böyle bir kardeşlik hiç bozulur muydu?
İnanmadıkları o kadar şey oldu ki...
İlk büyük kanlı darbeyi yediklerinde bozulmadı kardeşlikleri.
İlk savruluşlarında da.
Dışardan gelenler mahallelerde, fabrikalarda, gecekondularda hatta sokaklarda barınamaz oldu.
Gençlerden dönebilenlerin çoğu ailelerine, sınıflarına döndü.
Kalanlara, dönemeyenlere ise darbe; işten çıkarılmalar, aç ve açıkta kalmayla geldi. Hem de kitlesel.
Eylem'lere, Direnç'lere süt bile alınamaz oldu.
Ayrım başlasa da gayrım olmadı o sıralar.
Birlikte olmasa da kardeşçeydiler hala ve çok badire atlattılar. Birbirlerini görmeseler de izlediler . Sordular, soruşturdular, haberleşip selam yolladılar.
Yakalandılar.
Yasaklandılar.
Suçlandılar.
Ama sorgulanışlar, cezalar bile bozamadı dışarlıklıyla içerliklinin dostluğunu.
Yıllar yılları kovaladı.
Genç olmanın, ateşli olmanın, özgürlükçü olmanın, işçi olmanın, gecekondulu olmanın, hak aramanın bedelleri ağır ağır ödendi.
Uzun uzun hapisler yatıldı çıkıldı.
Hapisler tükenip günlük hayatın gailesine düşünce, bu kadar uzun süren kardeşlik işte burada tavsadı. Yaşanamayanların yakalanması, kayıpların telafisi için girilen çabaların gücü karşısında, gibi kardeşlikler sökmedi, direnemedi. Unutulmaya, dağılmaya yüz tuttu gitti.
Zaman içinde ailelerine, gerçek sınıflarına dönen o abilerle ablalar; okullarına, fakültelerine döndü. Okullarını bitirdi. Doktor oldu, mühendis, bankacı, hukukçu, gazeteci, öğretmen, inşaatçı, marketçi, siyasetçi oldu. İşlere girdi ya da işler kurdu. Aşık oldu. Evlendi, çocuk yaptı.
Oabilerle ablalardan çoğu, çocuklarına Devrim, Eylem isimlerden koymadılar. Uygun zaman değildi, koyamadılar. Umut, Barış, Deniz gibi isimleri koyanlar çok oldu muhakkak. Ama daha çok; Ali, Ayşe, Ahmet, Mehmet gibi isimleri tercih ettiler. Bunlardan istemeyenler yeni ismler türettiler. En çok da çiçek isimleri bulundu kızlar için.
Eylem'ler, Ürün'ler iyice azınlıkta kaldı.
Sokakta, sınıfta açıkta kaldı.
Biraz yalnız kaldı.
(K)ADINSAL SOSYAL SORUMLULUK
28/7/2008 ·
Bu yazı 18 yaşından küçüklere uygun değildir
Bu yazı ironiden anlamayanlar için de uygun değildir.
Baba beni okula gönder.
Okula gidip okuyacağım. Büyüyüp okulum bitince de Milliyet Gazetesi’nin web sitesinde çalışacağım.
Baba beni okula gönder.
İşe girer girmez, Milliyet’in web sitesinin görünmez bir yerinde, en altlarda, küçücük bir yerde duran ve "Baba Beni Okula Gönder" projesini ifade eden kız çocukları figürüne her gün bakacağım.
Ben de bu sosyal sorumluluk projesi için çok çalışıp çabalayacağım.
Bu küçücük duyurunun yanına çıplak çıplak ablaların fotoğraflarını koyacağım.
Siteyi;
“bu kızların her yaptıkları olay”
“yeni model bond kızları”
“hey gidi gençlik hey”
“konuşan fotoğraflar”
“plajda bikinili rekoru”
“parçaları bul ünlüyü bil”
“ünlülerin taksi kabusu”
“galerini sen seç”
“en çılgın festival”
“Tüzmen’i yakan aşk listesi”
isim, içerik ve fotoğraflarla dolduracağım.
Haber ve yorum arayanlar biraz çalışsınlar. Para vermeden gazete okumak için biraz çabalasınlar değil mi?
Gazetede olduğunun aksine web sitesinde, çoğu haberi kadın bedeni fotoğrafı üzerinden vereceğim. Öyle ki bir oteldeki köpük banyosu faciasını bile eğlenen çıplak kadın fotoğrafları üzerinden vereceğim. Gazetenin web sitesini, üçüncü sayfa güzelleri ile dolduracağım. Aile kavgalarını, sağlık sorunlarını da çıplak olmayan kadınlar üzerinden vereceğim.
Baba beni okula gönder.
Futbol ve siyaset dışında tüm haberleri kadınların görüntüsü üzerinden vereceğim. Okumuşu yazmışı, köylüsü kentlisi, çıplağı kapalısı fark etmiyor hep kadın fotoğrafı kullanacağım.
Ciddi; ölüm, deprem, çatışma, kaza gibi haberlerin arasına “güzellerin perde arkası görüntüleri”ni, o da olmazsa “ünlülerin yakılacak fotoğraflarını” koyacağım. Gerçekten bunu yapacağım.
Mazeretim de, bu fotoğraflar olmazsa kimsenin siteyi tıklamaması olacak.
Baba beni okula gönder.
Senin beni okula gönderememenle, feodal ve cahil olduğunu düşünüyor olamalılar. Anlamıyor musun seni ve beni modernleştirmeye çalışıyorlar.
Mazeretim siteye reklam almak gerek olacak
Mazeretim daha çok kazanmak olacak.
Kız çocuklarının okuması
Kadına karşı şiddetin azalması
Medeni bir ülke olmak.
Kalkınmak, gelişmek, değişmek……
Anlaşılan bunlarla bunların hiç ilgisi yokmuş gibi davranacağım.
Modern kadın olarak da; ne yazık ki, okumuş yazmışları, idealleri olanları, idealleri uğruna şehir şehir dolaşan öğretmeni, hemşireyi, doktoru, mühendisi, eczacıyı, emeği ile beş çocuk okutan anneyi değil ya soyunuk kadınları ya mağdur kadınları haber yapıp onların fotoğrafını koyuyorlar.
Bunlar gazeteci ve okumuş yazmış insanlar ama nasıl oluyorsa, bu haberlerin seni ne kadar ürküttüğünü, korkuttuğunu anlamıyorlar.
Baba beni okula gönder.
Okula gitmek benim hakkım.
En temel haklarımdan biri.
Merak etme, beni o web sitesine de çalıştırmazlar artık.
Hamiş; İnsan bunca yıllık gazetesine üzülüyor
BELDE BELEDİYELERİ İÇİN NAÇİZANE ÖNERİLER
25/7/2008 ·
KÜÇÜK BÜYÜK DİĞER BELEDİYELER DE UYGULAYABİLİR
Alanya'ya, Antalya'ya gidenler görmüştür, oralarda kaldırımlarda hep portakal ve limon ağaçları vardır. Ne dalı kırılmıştır ne meyveleri yağma edilmiştir. Hatta çoğunun üzerinde meyvesi aylarca kalır. Oysa bir ara Antalya'da sokak çocukları hayli vardı. Çocuklar bile o küçük yaşlarında, aç kaldıklarında ağaçlara zarar vermeden yediler demek ki. Hoş, oralarda çok aç kalan olmuyor. Ve kentteki meyve ağaçları da hayli çok. Neredeyse adım başı.
Bütün belde belediyeleri beldelerinde ne yetişiyorsa o meyveler ağırlıklı olmak koşuluyla beldelerini donatabilirler. Bu belde için; hem bolluk bereket simgesi hem turistler için bedava ikram ve tanıtım hem de canı isteyip de alamayanlar için meşru bir ulaşılabilirlik sağlar. Kimse korkmasın, eğer yeterli sayıda olur ise ağaçlar zarar görmez.
Eskiden sadaka taşı diye bir uygulama varmış mahallelerde. Gece oraya para konur, ihtiyacı olan da, yine gece vakti ihtiyacı olduğu kadarını ordan alırmış. Parayı taşa koyanı da parayı alanı da kimse görmezmiş. Yani bugünkü çadırlar gibi yararından çok reklamı yapılmazmış. Reklamdan gösterişten utanırmış insanlar. Meyve ağaçlarından oluşan bahçeler, parklar, ormanlıklar, bu ahlaktan gelenlerin uygulayacağı bir şey. Kimse kimseyi görmüyor. Kimsenin gururu incinmiyor kimse üç kuruşluk hayır için kurum kurum kurulmuyor. Turisti de dahil herkes için bir belediye hizmeti.
Beldeler insanların birbirini tanıdığı yerler. Çabuk organize olunabiliyor. Çabuk sonuç alınabiliyor. Sonuçları net izlenebiliyor.
Çocukları, kadınları, aileleri işin içine katmak lazım. Eğer yapılan, içten ve doğru bir iş ise, zaten katılıyorlar. Çocuklar ve anneler, eve yenmesi için alınan meyvelerin çekirdeklerini biriktirseler. Bir de bunları bir saksıya ekip fide haline getirseler. Şeftali, kayısı, kiraz, vişne, hatta nar, sonra kabuğuyla ceviz, badem, fındık. Bütün bu süreçleri çocuk görse katılsa. Belediye yeşillendirme çalışması yapacağı arazileri sadece çam ağacı ile donatmasa. Meşenin, çamın, kestanenin, kavağın yanına bu fideler de bir şenlikle, mevsiminde ekilse. Belediyeciler de; elma, armut, ayva, portakal ve yerel fideleriyle katılsalar şenliğe. bazı fidelerin meyve vermesi üç yıl bile sürmüyor.
Böyle bir beldede büyüyen hangi çocuk, bu beldeyi bu bolluğu ve bereketi bu hizmeti unutur?
Bütün çocuklara açık bir meyve ormanı, böyle bir uygulamada hangi çocuk kendini masal kahramanı olarak görmez? Kim kendini cennette zannetmez?
Herşeyden önce çocukları doyurmak lazım.
Ve bunu yaparken annesini, babasını ve çocuğu incitmemek lazım.
Bugünki gibi; üç kilo pirinç, bir paket makarna, bir paket margarin, beş paket tarihi geçmiş hazır çorba, biraz kömürle insanları aşağılamamak lazım.
Acil durumlarda ne olursa vermek lazım. Ama diğer durumlarda biraz bakmak lazım.
Bölgede özelleştirme varsa taraf olmak lazım. Özelleştirme kamu malının özelleştirilmesi insanların işsiz bırakılmasıdır. Çocukların anne veya babasının işsiz ve muhtaç bırakılmasına rıza göstermemek lazım.
Eşi olmayan aile reisi kadınları sosyal yardımla kandırıp eve hapsetmemek lazım. Azim gösteren, çalışan, direnen bu kadınlarımızı desteklemek lazım.
Küçük yerlerin uzun vadeli tanıtımında - yöresel yemeklerde, kumaş, halı, kilim dokumada- hep kadınlarımızın el emeği etkindir. Bunu unutmamak lazım.
Küçüğüyle büyüğüyle istihdam yaratmanın çok maliyetli olduğu inancıyla iş alanı yaratmaktan korkan yönetici kervanına katılmamak lazım.
İş geliştirmek isteyen insanlara, menfaat ilişkisine bulaşmadan ortam ve olanak sağlamak lazım. İş yapmak isteyen kadını ve erkeği dinlemek lazım. Onlara ortam ve olanak sağlamak lazım. Ve bunu düzenli olarak yapmak lazım. Sonuçları izlemek, denetlemek lazım.
Yaşlıları unutmamak lazım. Onları bakıma muhtaç zavallılar olarak görmek yerine ihtiyaçlarını karşılamada bağımsızlaşmaları ve bilgeliklerini kamu hizmetine sunma olanağı tanımak lazım. hemen huzurevi açmamak lazım. Hele bin kişilik kapasitelerden kaçınmak lazım.
Engellilerin, onurlarıyla ve bağımlı olmadan kamusal yaşama katılmaları için sokakta, caddede, trafik lambalarında, parklarda, otobüslerde değişiklik yapmak lazım.
Şimdilik bu kadar lazım.
Sonra yeniden yazmak lazım
NOT; 4.4.2008 tarihli yazı da belediyeleri ilgilendirebilir
ŞU ŞARKIYI KATLETMEDEN SÖYLEYİN ARTIK
23/7/2008 ·
Belki tatillerde daha çok canlı müzik dinliyoruz da ondan mıdır nedir, bu yıl tatilde artık iyice zıvanadan çıktım.
Çok alternatif tatil meraklısı değilseniz, tatilde gittiğiniz yer çadır kampından pansiyona, otelden tatil köyüne uzanıyor işte. Hepsinde de akşam yemeği ile başlayan iyi kötü bir müzik var . Çoğunda şu her işi kendi yapan orglardan var bir de şantörle işi kıvırıyorlar. Bazı yer daha amatör ve samimi, bir gitar bir bağlama yetiriyor. Bazısı bunların yanına keman, ud, cümbüş, darbuka veya batı tipi çalgı koyup orkestralar oluşturuyor.
Yemek müziğinden başlanıp, dans müziğinden, poptan dolanıp en sonundaki halaydan önce bir sanat müziği icrası gerekiyor. Üç aşağı beş yukarı böyle ortalık.
Her müzik dalının da olmazsa olmaz, baba parçaları var. Amerika'yı yeniden keşfetmek için ter dökmenin anlamı yok. Konukları anında coşturan, anında duygulandıran, anında kadeh kaldırtan her parça biliniyor.
"Çile Bülbülüm Çile " şarkısı da bu şarkılardan biri.
Bu şarkıyı seviyoruz.
Bu şarkıda duygulanıyoruz.
Bu şarkıda hüzünleniyoruz.
Fakat her kim ise, bir tarihte, bir şarkıcı, bu şarkının nakaratındaki "Allah" nidasını izleyenlere söyletmiş.
Buraya kadar güzeldi.
Buraya kadarını hatırlıyorum.
Biz nidaları söylerdik şarkıcı da şarkıyı. Bir sorun olmazdı bir sıkıntı yaratmazdı.
Ama aynı şarkıcı mıdır? Başka biri midir? Yine bir şarkıcı bir icrası sırasında, seyircilerin nidalarını beğenmemiş ya da beğenmemiş gibi yapmış.
Aman Allahım. İşte o talihsiz zamandan bu yana, bu şarkı hiç bir toplulukta doğru dürüst söylenemez olmuş.
Şimdi şarkıcılarda bir naz bir beğenmemezlik bir uyuzluk. İlla ki izleyiciye nidayı böğürte böğürte söyletecekler.
Aslında izleyen ilk nidayı güzel söylüyor ama sonra ikinci de üçüncü de beşinci de bıkıyor söylemez oluyor. Bu kez de şarkıcı rezilliği dışa vurmamak için "Şimdi oldu" deyip şarkıyı sürdürüyor.
Tırsan seyirci nakaratın ikinci kez gelişini gerilim içinde bekliyor. Ama şarkıcı uslanmamış, sanki kendisi divadır. Yine binbir havayla izleyici bağırmaya zorlanıyor. Tabi bu arada böğürmeyi bir sanat olarak değerlendiren izleyici sayısı da hiç az olmuyor.
Şarkının bu bölümünü normal söyleyen şarkıcıyı da uyaranlar çıkıyormuş. Bizi niye bağırtmıyorsun diye.
Böylelikle bir güzel şarkımız uzun süredir katledilmeden söylenemiyor dinlenemiyor.
Bence bu 12 Eylül'den sonra oldu.
vallahi ciddiyim
HAYDAR ERGÜLEN - YETİMLER GAZELİ
6/7/2008 ·
"aslında ne türk'üz, ne kürd'üz, ne ermeni'yiz
öyle bir 'baba'mız var ki hrant, hepimiz yetimiz"
Haydar Ergülen'in "Üzgün Kediler Gazeli" adlı kitabında yer alıyor, "Yetimler Gazeli" adlı bu şiir.
Kitap; Metin Altıok şiir ödülünü kazandı.
Şair, ödül ve şiirler ne kadar birbirine uymuş.
Uzun, çok uzun zamandır ; "hiç kimse bilmiyor içimin yanıgınını/ ah herkes mi susuyor" dizelerindeki kadar, Arkadaş Zekai Özger'in "Aşkla Sana" adlı şiirinin bu bölümündeki kadar, içim yanıyordu.
Oysa herkes bir şey demeye çabalıyordu. Diyordu da. Ama gönlüme çare olmuyordu.
Kendim de bir şey bulamıyordum. Susuyordum
Yetimler Gazeli'nde, Haydar Ergülen içimin yangınını dile getirmiş.
Belki hepimizdeki yangını dile getirmiş.
Öyle mi Hrant
Öyle mi Çece
FASULYEDEN SİGARAYI BIRAKMAK (gonulsofrasi.blogspot.com'un izniyle
7/6/2008 ·
KENDİMİZ İÇİN HAYAT DERSLERİ 1
Değişmeye hazır mısınız?
Aramızdan biri kendi bulduğu bir yöntemle sigaradan kurtuldu. Daha doğrusu soğudu. Oldukça kolay ve acısız, ağrısız bir süreçte sigaradan soğuyabiliyor insan. Yeter ki değişmeye ayak diremesin. Çünkü sigarayı bırakmak (belki bağımlı olunan her şeyde öyledir) bir duman perdesini de kaldırıyor hayatımızdan. Gerçekle yüzleştiriyor. İlk bırakışta bu gerçekler dünyası biraz ürkütebiliyor bizleri. O nedenle zor geliyor bağımlılıkları bırakmak. Ama sonrası; bir taze bahar rüzgarı temizliyor ortalığı, biz de güçlenmiş ve tazelenmiş oluyoruz.
Başlayalım mı?
Uzun yıllardır; çocukluğumuzda en sevdiğimiz meyveler olan cağlayı, can eriğini, papaz eriğini canı istemiyordu çünkü uzun yıllardır bu meyveleri yediğinde dişleri kamaşıyordu. İnsan en sevdiği yiyeceklerden bile soğuyor ve fark etmiyor işte.
Buradan hareket etti.
Bu iş için basit bir ZİHİNSEL bir çalışma oluşturdu.
Her akşam uyumak için yatağa uzandığında bir masa hayal etti. (mutfak masası da olabilir büro masası da) Bir sandalye çekip oturduğunu hayal etti. Masanın üzerine içtiği marka sigaralardan dizdiğini hayal etti. Çöp tenekesini sandalyenin yanına çektiğini ekledi bu hayale. Sonra başladı paketten bir sigara çıkarmaya, çıkardığı sigarayı yeşil fasulye kırar gibi kırıp, çöp kutusuna atmaya. Hiç bir şey düşünmeden (ne sevindi ne üzüldü, çöpe atılan herhangi bir nesneyi atarken olduğu kadar duygusuz, duyarsız bir şekilde) çıkardı çıkardı, kırdı attı.
Uykuya dalıncaya kadar bu çalışmayı yaptı.
Ne, şu kadar dakika ne şu sayıda sigara. Hiç bir şey için kendini zorlamadı. Sadece uykuya dalıncaya kadar.
21 gün bu zihinsel çalışmayı yineledi.
Sizler de deneyin isterseniz.
Sizde daha uzun ya da daha kısa sürebilir.
"Bu yazıyı bizden izin almak koşulu ile bloğunuzda yayınlayabilirsiniz"
BU YAZIYI; http:gonulsofrasi.blogspot.com 'un izniyle bloglarından alarak yayımladım
Yorum (0) Yorum yaz!HIDIR ÖZCAN - AYRILIK VAKTİ
14/5/2008 ·
AYRILIK VAKTİ
1
...
Karşımda sen
Havada hüzün.
Masa sustu
Büküverdi dudaklarını tabak
Bilmeliydik,
Konuşsak duymayacağız...
Sussak...
Kelebek ömrü aşkımız
Haydi çocuk ... Haydi git
Ya o içimizdeki giz
Kırılan dal
Solan ebem kuşağı
Bu düş bitti... Bu sokak eskidi
2.
Git doğduğun kente
Yazılarında dolaş
Munzur'un kıyısında otur
Dokun çağlayışına sularının
Biliyorum sen de döneceksin.
Kuşlar da döner çünkü.
Sular bulutlarla,
Yağmurda ıslanır saçlarımız
KAMİL ATEŞOĞULLARI - CEBECİ CADDESİ
13/5/2008 ·
CEBECİ CADDESİ
Cebeci Caddesi'nde gün akşamüstü,
Uzak kentlerden gelmiş öğrenciler dolaşır.
Her akasya uzak bir hatıra taşır,
Rüzgara karışır türküsü.
Sarhoş mu, ayık mı bilinmez
Cebeci Caddesi'nde gün akşam üstü.
Kaldırımlarda gözyaşı,
Kaldırımlarda pul pul sevgiler.
Kaderine küsmüş ihtiyar,
Fakülteyi bitirmiş delikanlı,
Sende ağladı, sende güldüler.
Sen Cebeci Caddesi'sin çilekeş
Sen bazı zaman hisli
Bazen tınmayan
Sen nice olaylara tanık
Sen en gerçek dost
Kırılmayan
Cebeci caddesi uzun ve ıslak
Çarığımı yitirdiğim tarla
Düşlerime, yaşantıma girmişsin
Cebeci Caddesi
Dopdolusun hatıralarla
Ankara, 1964
Kamil ATEŞOĞULLARI
Yorum (0) Yorum yaz!
GEMİLERİ YAK
12/5/2008 ·
Gemileri yak.
Artık dönüşün yok.
Tarihe böyle geçeceksin.
Gemileri yak.
Geri dönüşün yok.
Tarihe kötü geçeceksin.
Kötü.
Kötülerin en kötüsü değildin belki.
Belki en küçüğü
En acemisi
Ama tarihe son ve en kötü olarak geçeceksin.
Yakınların bile hayırla anmayacak seni.
Hırsınla, aç gözlülüğünle, kibirinle
Rezil ettin bizi, malamat ettin, teslim ettin.
Satmaya geldiğin herşeyi sattın.
Ama bak,
Yine de yetmedi onlara.
Ne yapyıysan memnun edemedin.
Eksik kaldı hep bir şeyler.
Şimdi senin peşine düştüler.
Canının derdine düşürdüler.
Üç beş kişi dışında yalnız bırakıldın.
Öfke ve çaresizlikten ne yaptığını bilemiyorsun.
Para pul kurtarmıyor adamı.
Gemiler hiç kurtarmıyor.
Gemileri yak.
Şimdi tam zamanı.
Çekil.
Oyunu boz.
Bir şans ver umuda.
Onuru kurtar.
Gemileri yak.
Bu gemiler haram.
Bu gemiler yanmadan,
Vicdan
Vicdan
Vicdan
« Önceki :: Sonraki »